TBMM 2008 YILI BÜTÇE GÖRÜŞMELERİ



  Sayın Başkan,

   Değerli Milletvekilleri,

   2008 yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı hakkındaki görüşlerimizi açıklamak amacıyla huzurunuzda bulunuyorum. Bu vesileyle Milliyetçi Hareket Partisi Grubu ve şahsım adına Yüce Meclis’in değerli üyelerini saygılarımla selamlıyorum. Sözlerimin başında Isparta’da vuku bulan elim uçak kazasında hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır ve metanet diliyorum. Bütçe görüşmeleri, hükümetlerin icraatlarının muhasebesinin yapıldığı ve muhalefetin siyasi iktidarın politikaları hakkında uyarı, tenkit ve tavsiyelerini dile getirdiği önemli bir imkan ve vesiledir.

   3 Kasım 2002 seçimleriyle iktidara gelen ve 22 Temmuz 2007 seçimleriyle yetki tazeleyen Adalet ve Kalkınma Partisi beş yıldır ülke yönetimindedir. Bu süreçte AKP hükümetleri “millet öncelikli siyaseti” şiar edindiklerini, “büyüme ve adaletli kalkınma hedeflerini gerçekleştirmeyi” ve “Türkiye’yi bir hukuk devleti haline getirmeyi” amaçladıklarını söyleyegelmişlerdir. İçerde siyasi ve ekonomik güven ve istikrar ortamı, dışarıda da güçlü ve itibarlı bir Türkiye, AKP hükümetleri tarafından bir klişe slogan olarak kullanılmıştır.

   Ancak, Türkiye’nin gerçekleri ve yaşanan gelişmeler bu sloganların içinin doldurulamadığını, izlenen politikaların fiili sonuçlarının bunların boş bir iddia olduğunu ortaya koymuştur. Karşımızdaki gerçek Türkiye tablosuyla, AKP’nin çizmeye çalıştığı pembe tablolar arasındaki fark, gece ve gündüz farkı kadar büyüktür.

   Bütçeler; devletin hangi alanlara ne kadar kaynak ayıracağını, hangi alanlardan ne kadar kaynak toplayacağını gösteren, ekonominin yıl içindeki seyrini sayısal olarak ifade eden mali tablolardır. Bu nedenle bütçeler ekonomik olduğu kadar sosyal yönleri ile de önem arz etmektedir. Bütçelere güven duyulması için bunların, öngörülebilir hedeflere ve sağlam kaynaklara dayanması gerekmektedir. Bütçenin başarısı, mali disiplinle birlikte yapısal reformların gerçekleştirilmesine, vergi geliri performansının artırılarak sürdürülmesine ve kayıtdışı ekonominin azaltılmasına bağlıdır. Kamu kaynaklarının etkin ve verimli bir şekilde kullanılmasını sağlamak için, başta mal ve hizmet alımları olmak üzere kamu harcamalarının kontrol edilmesi, vergi reformunun gerçekleştirilmesi, kayıtdışı ile etkin mücadele edilmesi ve kamu harcamalarını azaltarak, kamu gelirlerini artıracak tedbirlerin uygulamaya konulması gerekmektedir. Bunu yaparken dar ve sabit gelirlilerin yükünü artıracak adil olmayan tedbirlerden kaçınılması bir zarurettir. 2008 bütçesinin değerlendirmesine geçmeden önce, AKP’ye hakim olan ve kendileri hükümet olmadan önceki dönemde yapılanları yok sayma anlayışı üzerinde kısaca durmak istiyorum. Bilindiği üzere başta enflasyon hedeflemesi ve dalgalı kur politikası olmak üzere bugün ülkemizde uygulanan ekonomik politikaların temelleri 57. Hükümet döneminde atılmıştır. 2001 yılında yaşanan kriz sonrası hazırlanan ekonomik programla enflasyonla mücadele ve makro istikrarın sağlanması için önce örtülü sonra resmi enflasyon hedeflemesine geçileceği, dalgalı kur politikası uygulanacağı ve ekonominin yapısal sorunlarının giderilmesi için gerekli bütün tedbirlerin alınacağı kamuoyuna açıklanmış ve program uygulamaya konulmuştur.

   Bu çerçevede 57. Hükümet döneminde; Enflasyon hedeflemesinin olmazsa olmazı olan Merkez Bankası’nın bağımsızlığa kavuşturulması sağlanmıştır. Bankacılık alanında yapılan düzenlemelerle BDDK faaliyete geçirilmiş, 57. Hükümet dönemine kadar kimsenin dokunamadığı, kaynaklarını hakim ortaklar lehine kullandıran ve halk deyimi ile hortumlanan bankalar ile mali yapısı aşırı derecede zayıflamış ve mali piyasalar için risk teşkil eder hale gelmiş olan bankalar Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na devredilmiştir. Sorumlular hakkında alacak davaları ve şahsi iflas davaları açılmış, bunların malları üzerine ihtiyati tedbir konulmuş ve yurtdışına çıkışları mahkeme kararıyla yasaklanmıştır. Burada AKP’nin “hortum edebiyatı ve istismarı” hakkında bir noktaya dikkat çekmek isterim: 22 Temmuz seçimleri öncesinde başta Sayın Başbakan olmak üzere AKP sözcüleri, bu dönemde bankalardaki hortumların önü kesilerek batık bankaların fona devredilmiş olmasını, bunların 57. Hükümet döneminde hortumlandığı gibi takdim ederek, en hafif tabiriyle siyasi etikle bağdaşmayan bir saptırmadan medet ummuşlardır. Bu konuda bir karalama kampanyası başlatan AKP’nin, 57. hükümet döneminde yolsuzluk operasyonları ile tutuklanan ve mal varlıkları üzerine ihtiyati tedbir konulan bir çok hortumcunun vergi borçlarını vergi barışı kapsamında affetmesi, kendileri açısından hazin bir ibret vesilesi olarak hatırlanacaktır. Kamu bankaları finansal ve operasyonel bazda yeniden yapılandırılmış, bu bankaların arpalık olarak kullanılmalarına son verilmiştir. 57. Hükümet göreve geldiğinde GSMH’nin % 12.5’ni geçmiş olan kamu bankalarının görev zararları tasfiye edilmiş, sermaye yapıları güçlendirilmiştir. Bunun sonucun da kamu bankaları gerçek anlamda karlı hale geçmiştir. KİT sisteminin kronik hastalığı olan görev zararı uygulamalarına son verilmiş, daha önceden çıkarılmış olan görev zararı kararnameleri iptal edilmiş ve KİT’lerin daha verimli çalışmaları için gerekli altyapı oluşturulmuştur. Ülke için önemli ya da tekel statüsüne haiz olan sektörlerde bağımsız düzenleme kuruluşları oluşturarak bu sektörlerin daha hızlı gelişebilmelerine önayak olunmuştur. Tarıma destek verdiği iddia edilen ama kendilerine aktarılan kaynakları köylüye ulaştıramayan tarımsal kuruluşlara ilişkin yeni düzenlemeler yapılmış ve doğrudan gelir desteği uygulaması başlatılarak küçük çiftçinin korunması yöntemi benimsenmiştir. % 70’lerde devralınan enflasyon 2002 yılında % 30’un altına çekilmiş ve aynı anda hem enflasyonu düşürme hem de büyümeyi sağlama açısından önemli bir başarı gerçekleştirilmiştir. Enflasyondaki düşüşe paralel olarak nominal ve reel faizler düşürülmüştür. (Reel faizler Nisan-Mayıs 2002 de yüzde 16’ya kadar gerilemiştir.) 58 ve 59. Hükümetlerin en büyük şansı böyle bir tabloyu devralmış olmasıdır. Yeni bir program hazırlamak bir yana devraldığı ekonomik programı dahi hakkını vererek uygulama basiretini gösteremeyen Hükümet, alması gereken önlemleri zamanında almamıştır. Bunun yerine uluslararası piyasalarda faizlerin düşmesi ve likidite bollaşması gibi dış konjonktür gelişmelerinin ekonomide yarattığı bazı olumlu etkileri kendi başarısı zannederek, sürdürülebilirliği şüpheli başarıları gerçek ekonomik gelişme ve kalkınmaya tercih etmiştir. Türkiye ekonomisi bütün bu yanlış anlama ve uygulamalar neticesinde yeniden aşırı değerlenmiş Türk Lirası, çok yüksek dış açıklar, bunca özelleştirme ve yerli şirketlerin yabancılara satışına rağmen artan iç ve dış borçlar, işsizlik ve yoksulluk sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Nitekim IMF’de son raporlarında Türkiye’nin dünyanın en riskli ekonomilerinden biri olduğuna vurgu yapmaya başlamıştır. Ülkemizin en önemli risk göstergelerinden olan faiz dışı cari açık rakamları tarihinde daha önce hiç görülmemiş seviyelere ulaşmış ve alarm vermeye başlamıştır. Yerli paranın değerinin kısa vadede sermaye hareketleri, uzun vadede ise cari işlemler hesabında yaşanan gelişmeler tarafından belirlendiğini anlamayan ya da anlamak istemeyen Hükümet artan yabancı sermaye girişlerini kendi başarısı zannetmiş ve özellikle 2004 yılından itibaren ülke için bir risk unsuru olmaya başlayan sıcak para girişlerini kontrol etmeyerek önemli bir hata yapmıştır. Dış konjonktürün sonsuza kadar olumlu sürmeyeceğini idrak edemeyen Hükümet, uygulaması önceden başlatılan dalgalı kur rejimini de yanlış anlamış ve dalgalı kurun ülkemizi ödemeler dengesi krizlerinden koruyacağını zannetmiştir. Oysa dalgalı kur rejimi uygulayan diğer ülke örneklerine baktığımızda durumun hiç de böyle olmadığı görülecektir. Nitekim 1994-1999 döneminde Brezilya’da, 1989-1997 döneminde Meksika’da ve 1987-1992 döneminde Kanada’da yaşananlar dalgalı kur uygulamalarının tek başlarına ödemeler dengesi krizlerine çare olmadığının sadece birkaç örneği olarak karşımızda durmaktadırlar. Cari açık 2002 yılındaki 1.5 Milyar Dolarlık seviyesinden 2006 yılı sonunda 33 Milyar Dolara yükselirken Hükümet, açığı kapatmaya yönelik önlemler almak yerine bir şeyler satarak ya da borçlanarak bu açıkları nasıl finanse ederim diye çabalamıştır. İhracattaki artışlardan sürekli bahseden Hükümet nedense patlayan ithalattan ve ithalat ile ihracat arasındaki farkı gösteren ve 7 Milyar Dolardan 41 Milyar Dolara çıkan dış ticaret açığını görmezden gelmeyi tercih etmiştir. 2003-2006 döneminde uluslar arası piyasalarda faiz oranları düşmüş ve Türkiye’nin de dahil olduğu gelişmekte olan ülkelere bir sermaye akışı başlamıştır. Bu sermaye akışı sonucu birçok gelişmekte olan ülke Türkiye kadar ve hatta Türkiye’den daha yüksek büyüme hızlarına ulaşmış ve büyümelerini finanse etmişlerdir. Bu çerçevede 2003-2006 dönemindeki büyümenin ülkemize has bir olgu olmadığını belirtmek gerekmektedir. Gelişmekte olan ekonomiler bir bütün olarak 2003 yılında % 6.7, 2004 yılında % 7.7, 2005 yılında % 7.4, 2006 yılında ise % 7.3 büyüme göstermişlerdir. Ancak uluslar arası piyasalarda faiz oranlarının sonsuza kadar düşük seyretmesi mümkün değildir ve faiz oranları yükselmeye başlamıştır. Gelişmiş ülkelerde yaşanan faiz oranı artışlarının gelişmekte olan ülkelerden sermaye kaçışlarına sebep olacağı ve bu durumun ekonomik istikrarı yok edebileceği unutulmamalıdır. TL’nin aşırı değerlenmesinden kaynaklanan sanal büyüme, enflasyon düşüşü ve bütçe iyileşmeleri uğruna dış açıklar, artan borçlar, işsizlik ve yoksulluk yaratan Hükümet, döviz kurlarında yaşanacak dalgalanmalar sonucu bütün bu sanal başarıların tehlikeye gireceğini ve gerçekle yüzleşmek zorunda kalacağını çok iyi bilmelidir. ABD Merkez Bankası’nın açıkladığı hedef faiz oranları 1996–2001 Mart döneminde % 5’in altına hiç düşmemiş iken 2002 yılı boyunca % 1.25 seviyesinde kalmış, 2003 yılında % 1’e düşmüş ve bu seviyede kalmış daha sonra 2006 yılında ise yeniden % 5’e çıkmıştır. 2007 yılında da ABD hedef faiz oranları % 4.5-4,75 seviyelerinde seyretmiştir. Benzer durum LIBOR faiz oranlarında da yaşanmıştır. 2000 yılı ve öncesinde % 6 ve üzerinde seyreden 12 aylık LIBOR faiz oranı 2002 yılında %1-2 aralığında seyretmiş ve 2004 yılının sonunda % 3’e çıkmıştır. 2006 yılında ise LIBOR faiz oranları % 5’i geçmiştir. Uygulanan sıcak paraya dayalı ekonomik politikaları desteklemek için elde tutulan rezervlerin maliyeti de giderek artmış ve bu maliyet milyar dolarları geçmiştir. Hükümet dış borçlanma maliyetlerinin % 7’ler civarında seyrettiği bir dönemde elde bulunan rezervlerin yüzde kaç getiri ile plase edildiğini ve aradaki farktan dolayı ne kadar kaynağımızın başta ABD olmak üzere Batılı ülkelere transfer edildiğini açıklamalıdır. AKP Hükümetleri döneminde ülkemizde yaşanan iç talep, yüksek değerli TL ve ithalata bağımlı büyüme ancak dışarıdan sermaye ya da borç bulunduğu sürece sürdürülebilir. Serbest dalgalı kur uygulamasına geçilmişken özellikle 2006 yılında 100 $’lık büyümeye karşılık 58 $ ithalat yapılmış olması ithalata bağlı büyümenin sürdürülebilirliğinin tartışmalı olduğunu göstermektedir. 2008 bütçe taslağına baktığımızda 2007 yılında 100 $’lık büyümeye karşılık 42 $’lık ithalat, 2008 yılında ise 100 $’lık büyümeye karşılık 52 $’lık ithalat beklendiği görülmektedir. Türkiye’de ekonominin bu derece sıcak paraya ve dış borca bağımlı kılınması bu Hükümetler döneminde dış politikamızın da bir finansman aracı haline gelmesine sebep olmuştur. Hükümetin 2004 yılından itibaren sıcak para girişlerini denetleme yoluna gitmemesi ülkemiz ekonomisini kur hareketlerine aşırı derecede duyarlı hale getirmiş ve Hükümetin elini kolunu bağlamıştır. Yanlış anlaşılan ve uygulanan enflasyon hedeflemesi ülkemizde örtülü bir kur hedeflemesi sistemine dönüşmüştür. Bugün ülkemizde yaşanan enflasyon düşüşü ve büyüme baştan sona aşırı değerlenen TL ve kısa vadeli sermaye girişlerinin bir sonucudur. Bütün bunlardan daha vahim olanı Sayın Başbakanın durumu anlamamakta ısrar ederek TL’nin aşırı değerlenmesinden mütevellit Dolar cinsinden GSMH hesaplarıyla kişi başına gelirin 7000 Dolarlara çıktığını iddia etmesidir. Cumhuriyetin kişi başına geliri 80 yılda 2500 Dolara çıkardığı, oysa kendi dönemlerinde bunun 5000 Doları geçtiğini söyleyerek kendi dönemlerinde yapılanları Cumhuriyetin bütün yaptıklarından daha fazla olduğunu söyleyecek kadar ölçüyü kaçıran Sayın Başbakan bunun sebebinin yüksek faiz ve sıcak para olduğunu hala görememekte yada görmek istememektedir. Unutulmamalıdır ki benzer bir durum 1988–1993 döneminde yaşanmış kişi başına gelir 1600 Dolar seviyesinden 3000 Doların üzerine çıkmış ancak daha sonra yaşanan ödemeler dengesi krizi kişi başına geliri yeniden 2000 Dolar seviyelerine indirmiştir. Meseleye bütçe açısından bakıldığında da alındığı iddia edilen mesafelerin büyük oranda aşırı değerli TL’den kaynaklandığı görülmektedir. Aşırı değerli TL gerek doğrudan ve gerekse dolaylı olarak bütçe dengesini olumlu yönde etkilemektedir. Mesela yüksek değerli TL ithalatı ve dolayısıyla ithalde alınan KDV gibi gelirlerini artırırken döviz cinsinden borç faizi ödemeleri gibi bazı ödemeleri düşük göstermektedir. İçeride vergilendiremediği sektörlerde kota yolu ile ithalat kapısını açan Hükümet bir yandan yolsuzluklara davetiye çıkarırken öte yandan vergiyi içerdeki üretimden değil ithalattan alarak bütçe dengesi oluşturma gayreti içine girmiştir. Bu politikalar sonucunda büyüme, enflasyon ve bütçe konularında bazı olumlu gelişmeler sağlanmakla beraber işsizlik, yoksulluk, dış açıklar ve borç artışı konularında başarısız olunduğu ortadadır. AKP döneminde yaşanan ekonomik büyüme istihdam yaratmamıştır. Tarım ürünlerinde bile dış ticaret açığı vermeye başladığımız ve köyden kente göçün hızlandığı bir ekonomik politikayla istihdamın artırılması esasen mümkün değildir. Öte yandan Hükümet yoksul kesimlerin gelirlerini artırmadığı halde, zaman zaman yoksulluğun düştüğünü iddia etmektedir ki bunun da temelinde aşırı değerlenen TL vardır. İstihdam yaratmayan, tarımı çökerten, yoksulluğu, dış açıkları ve borçları artıran ekonomik politikaları daha uzun süre sürdürmek isteyen Hükümet, ülkemizin önündeki ekonomik riskleri gerektiği gibi değerlendirememekte ve hatalı politikalarda ısrar etmektedir. Uygulanan ekonomik politikaların bugüne kadar çökmemiş olması bir “peso problemi” vakasına işaret etmektedir. Önümüzdeki süreçte Türkiye düşük kur yüksek faiz politikalarından vazgeçmediği ve ihracata ve ülkenin döviz cinsinden gelirlerini artırıcı politikalara yönelmediği sürece ne işsizliğin ve yoksulluğun azaltılması, ne borçların ödenmesi ne de dış açıkların kapatılması mümkün olacaktır. Büyük dış açıkların borçla ve sıcak parayla finansmanı uyuşturucu ile tedavi gibidir ve bu süreçte hastalık tedavi edilmemekte aksine ilerlemektedir.

                                                                                                                 DR. DEVLET BAHÇELİ

                                                                                               Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı

   ANASAYFA