|
|
||
|
Soru : Şiire nasıl başladınız? Niçin ve nasıl devam ettiniz? Cevap : Şiire 11 yaşında başladım. İlkokulun 4. sınıfında idim. O yıl Erzincan zelzelesi olmuştu, ilk şiirimi, Erzincan zelzelesi üstüne yazdım ve okuldaki duvar gazetesine konuldu. Sonra kendimi şair sanmış olacağım ki, çeşitli konularda şiirler yazmaya başladım. Bugüne kadar da hiç bırakmadım. Yazdıklarımdan bilinmeyenler, bilinenlerden çoktur. Şiire niçin devam ettiğime gelince; kısaca, en müessir ifade tarzı olduğu için; deyebilirim. Soru : Eserleriniz konusunda bir kaç söz : Cevap : İlk eserim, "Bozkurtların Ruhu 1952", "Gençosman Destanı 1959", "Kür Şad ihtilâli Destanı 1970", "Malazgirt Destanı I97I", "Bozkurtların Destanı 1972" ilk ikisini, şimdi beğenmiyorum. Son üç destanın beğendiğim tarafları vardır. Soru : Şiirde "ölçü" sizce ne demektir; hangi ölçüyü tasvib ediyorsunuz? Cevap : Şiiri olan milletlerin, aynı zamanda şiir gelenekleri, şiir kuralları da var demektir. Şiir, bu kendine mahsus gelenekler ve kurallar içinde gelişir, güzelleşir, büyür... "Ölçü" de, şiirin kuralları cümlesin-dendir. "Ölçü" derken "aruzu" ve "hece" yi kastediyorsunuz sanırım, ikisi de bizimdir ve biri birinden çıkmış kadar yakınlıkları, benzerlikleri vardır. Başka milletlerin de aruzu kullanmaları, bu ölçünün bizim "milli şiir ölçümüz" olmadığına delil teşkil etmez. Ölçüsüz (serbest) şiirin de kuralları gelenekleri vardır; başıboş değildir. Soru : Dil konusunda düşünceleriniz, şiirde dil? Cevap ; Dil deyince, konuşulan dili anlıyorum. Dilin gelişip zenginleşmesinde, güzelleşmesinde yazarların, şairlerin büyük görevleri olduğuna inanırım- Aynı zamanda Türkiye'de yayımlanan eserlerin, bütün Türk dünyasında kolayca okunup anlaşılır bir nitelikte olmasına taraftarım.Şiirde dil, ana unsurdur. Kelimeler seçilir; ölçülür, biçilir... Şiir dili, mensub olduğu dilin kaymak tabakasıdır. diyebilirim. Soru : Eski şairlerden ve yaşayanlardan sevdikleriniz kimlerdir? Cevap : Bu soru çok tehlikeli ve politik.-Eski şairlerden sevdiklerim çoktur. Kopuzu ile ilk deyişi söyleyenden tutunuz da, sanatı aşk ve iman olarak anlayan, gördüklerini, duyduklarını, sezdiklerini anasının ak sudu ile yoğurup ana diliyle söyleyen Türk şairlerinin hepsini severim.Mutlaka bir isim istiyorsanız; son büyük şairimiz Yahya Kemal'dir. Yaşayanlara gelince; Şiiri heves ve caka satma ölçüsünden çıkarabilmiş şairlerimiz vardır. Arif Nihat Asya, yaşayan en büyük şairimizdir. Soru : Genel olarak, san'atta gaye ne olmalıdır? San'atta hedef söz konusu mudur? Cevap : San'atta hedef, söz konusudur. Hedefi olmayan san'at, aynı zamanda anlamı olmayan bir meşgaleden ibarettir. Edebiyat, musiki, mimarî, resim, heykel, tiyatro, sinema, şiir... geçmişin derinliklerinden günümüze ve geleceğe doğru filizlenen san'at dallarıdır. Her dalın gayesi, beslendiği toprağın, içtiği suyun, soluduğu havanın, tadını, rengini, özsuyunu ihtiva eden en olgun ve en güzel meyveyi verebilmek ve bu meyvelerle milletinin ruhunu besleyebilmektir. Soru : Kendine has bir "Millî Türk San'atının" kaynakları neler olabilir, neler olmalıdır? Cevap : Türk San'atının kaynaklan, pek tabii ki, üç bin yıllık Türk harsı (kültürü) dır-Kökü bu kaynağa varamayan san'at cılız kalmaya, hattâ kurumaya mahkûmdur. Nitekim, günümüzdeki, san'at anarşisi, köksüzlükten, yani Türk harsının derin kaynaklarına inmemekten ve onu inkâr etmekten ileri gelmektedir. Bugün şiirle uğraşan yüzlerce şairden pek azı, divan şairimiz hakkında bilgi sahibidir. Divan şiirimizi, halk şiirimizi bilmeyen; kimselerin, bir san'at anlayışı olabileceğine de inanamıyorum. Soru : İktisadî gelişmeler, ananevi cemiyet yapısında bazı derişiklikler yapmaktadır. Bu değişmenin san ata yüklediği görevler var mıdır? San'atla cemiyet töreleri arasında bir münasebet bir dayanışma düşünülebilir mi? Cevap : İktisadî gelişmeler, cemiyet yapısında değişiklikler elbette yapar. Hatta, cemiyetin başını döndürüp tepe taklak edebilir. İşte marifet, bu baş dönmesini önlemek ve iktisadî gelişmenin yaptığı sarsıntıya kaptırmadan milleti, hedefine doğru yürütmektir. Bu iş, san'atkârın görevidir, iktisadî hayat, günün şartlarına göre kendine mahsus ölçülerle değişebilen, değişmesinde de sakınca olmayan bir olaydır. Ancak, san'at böyle değildir. San'at, bir harsa (kültüre) bağlı olduğu için değişmez; gelişir. Bu bakımdan, iktisadî gelişmenin ölçüleri ile san'-attaki gelişmenin ölçüleri ayrı şeylerdir. İktisat, nasıl ki cemiyetin maddesi ise, san'at manâsıdır. Bu bakımdan, manânın bozulmaması san'atkârın sorumluluğuna bırakılmıştır. Manâ, yukarıda söylediğimiz gibi, üç bin yıllık bir geçmişten günümüze getirdiğimiz ve geleceğe götüreceğimiz harsî (kültürel) değerlerimiz olduğuna göre, san'atkârın görevi, iktisadî gelişmenin baş dönmesini millî değer ölçüleri dahilinde gidermektir. Şayet san'atkâr da kendini iktisadî gelişmenin hazzına kaptırmışsa cemiyet dediğimiz gemi batar. Soru : Memleketimiz göz önüne alındığı takdirde, iktisadî ve sosyal gelişmelerin Türk san'atına etkisi ne olmuştur? Batıya dönük bir sosyal yapıyı öngören beyinlerin, san'atımız ve sanatkârlarımız üzerinde ne dereceye kadar tesirleri olmuştur? "Batıya dönük Türk san'atı ne demektir? Cevap : Memleketimizdeki iktisadî ve sosyal gelişmelerin plânsız, programsız, anormal oluşu, san'atkârı şaşırtmış; san'atı öldürmüştür. Daha doğrusu, memleketimizde sosyal ve iktisadî "gelişme" değil, "değişme olmuştur. İktisat, sosyal hayat, san'at hayatımız bir anarşi içindedir. Anarşi bitmedikçe, bu soruya sıhhatli bir cevap vermek mümkün değildir. Batıya dönük sosyal yapıyı benimsemek, batmaktır. Batının bin yıllık hedefi, Türk milletini, kendilerine benzeterek yer yüzünden silmektir. Türk kafası taşıyanlarda böyle "beyinbulunamayacağı için, bunlar olsa olsa beyinsizlerdir. Batıya dönük "Türk San'atı" diye bir şey olmaz. Bu Batı taklitçiliği olur. Nitekim olmuştur. San'at diye pazara getirilen kırk yıllık san'at Batı mukallitliğinden başka bir şey değildirler. | ||